⏱ 19 dk okuma
Sükûnet ve tevazu, aslında kendini abartmamanın basit ama sarsıcı bir hatırlatıcısıyla başlar: koca bir ev nakliye kamyonuna, koskoca bir ömür mezara sığar.
Modern dünyada hepimiz, büyük bir genişleme ve büyüme yanılsaması içinde yaşıyoruz. Daha büyük evler, daha lüks araçlar, daha yüksek makamlar ve daha geniş nüfuz alanları peşinde koşarken; kendi varlığımızı ve gücümüzü abartmaktan geri durmuyoruz. Oysa her gün sokaklarda karşılaştığımız sıradan manzaralar, bizlere bu dünyadaki konumumuzun sınırlarını fısıldayan en derin metafizik dersleri içerir. Bu derslerden biri, geçtiğimiz günlerde karşıma çıkan şu sarsıcı tespitte gizlidir: “Koca bir ev nakliye kamyonuna, koskoca bir ömür mezara sığıyor; sakin ve mütevazi ol, kendini abartma.”
Bu sade ama derin söz, insan zihninin yeryüzünde kurduğu mülkiyet ve benlik saraylarını tek bir hamlede yerle bir eden iki güçlü imge sunar: Nakliye kamyonu ve mezar. Koca bir ömür boyunca biriktirdiğimiz, “benim” diyerek sahiplendiğimiz tüm maddi eşyalar, nihayetinde tek bir nakliye kamyonunun kasasına sığacak kadar küçük ve geçicidir. Dahası, o eşyaları toplamak, korumak ve büyütmek için harcanan koskoca bir ömür; tüm sevinçleri, hırsları ve mücadeleleriyle birlikte, nihayetinde toprağın altında iki metrelik dar bir mezara sığmaktadır. Kadim bilgilerin ve spiritüel kaynakların asırlardır insanlığa fısıldadığı bu hakikat, bizi kendimizi abartmaktan vazgeçmeye, sakinleşmeye ve ruhsal bir tevazuya davet eder.
Maddenin İllüzyonu ve Bırakabilme Sanatı
İnsanoğlunun yeryüzündeki en büyük yanılsamalarından biri, maddeyi bir “araç” olmaktan çıkarıp “gaye” haline getirmesidir. Yıllar boyunca çalışıp didinerek inşa ettiğimiz, içini en değerli eşyalarla doldurduğumuz o koca evler, aslında geçici misafirliğimizin süslü çadırlarından başka bir şey değildir. Tebliğleri ve öğretisiyle ruhsal dünyaya ışık tutan rehber varlık Gümüş Huş (Silver Birch), Öte Alemden Gelen Hikmet adlı eserinde bizlere bu geçiciliği şöyle hatırlatır: “Maddi dünyadaki mülklerinize ebediyen sahip olamazsınız; sizler yeryüzünde o servetlerin sadece geçici birer bekçisi ve emanetçisisiniz.” [1] İnsan ne kadar çok dünya serveti biriktirirse biriktirsin, fiziksel bedenini terk ettiği an hepsini arkasında bırakmak zorundadır [1].
Spiritüel felsefenin ve deneysel spiritüalizmin Türkiye’deki öncüsü Üstad Dr. Bedri Ruhselman, Spatyom (Öte Alem Mekanı) ve Ruhlar Arasında adlı eserlerinde, insanın maddeye olan aşırı bağlılığının ruhu nasıl ağırlaştırdığını ve öte alemdeki ilk aşamalarda onu nasıl büyük bir bocalama (teşevvüş) içine soktuğunu detaylarıyla anlatır [2]. Üstad Dr. Bedri Ruhselman’a göre, yeryüzünde sadece bedenini ve maddesel arzularını tatmin etmek için yaşayan, tüm şuurunu geçici değerlere bağlayan insanlar, ölüm kapısından geçtikten sonra da kendilerini dünyada yaşıyor sanırlar ve büyük bir boşluk, tatminsizlik ve ıstırap içinde çırpınırlar [3]. Çünkü ruhsal alemde o kaba maddeler ve fiziksel tatmin araçları yoktur; orada geçerli olan tek para birimi, ruhun yeryüzündeyken biriktirdiği şefkat, sevgi ve fedakarlık melekeleridir [4].
Bu hakikati daha iyi anlamak için, Üstad Dr. Bedri Ruhselman’ın Ruhlar Arasında adlı eserinde naklettiği ibretlik bir öte alem celsesi bizlere ışık tutar:
Kıssa: Altın Mahzenindeki Tutsak
Eski zamanlarda, ömrünü sadece altın ve servet biriktirmeye adamış bir adam vardır [5]. Maddi zenginliğini herkesten gizlemek için evinin altında derin ve gizli bir mahzen inşa etmiş, tüm servetini buraya yığmıştır [6]. Hayatı boyunca tek gayesi bu altınları korumak, geceleri gizlice mahzenine inip onları seyretmek olmuştur. Günün birinde, mahzeninde altınlarıyla baş başayken ağır bir humma hastalığına yakalanır, halsiz düşer ve kimsenin bilmediği bu karanlık sığınakta yalnızlık içinde can verir [6]. Aradan iki asır geçer, bedeni çürür, mahzeni toprak altında kalır [6].
Ancak adamın ruhu, ölümden sonraki spatyom aleminde korkunç bir esaret yaşamaya başlar [7]. Maddeye ve altına olan tutkusu o kadar kesif ve ağırdır ki, ruhsal olarak yükseklere çıkamaz ve bilinci tam iki yüz yıl boyunca altınlarını kaybettiği o karanlık mahzene çakılı kalır [8]. Kendini hala o mahzenin içinde, altınlarını korumaya çalışırken hayal eder, sürekli bir kayıp ve mahrumiyet acısıyla kıvranır [9]. Üstelik fiziksel bedeni olmadığı halde, yeryüzündeki açgözlülüğünün ve tamahının bir yansıması olarak ruhunda tarifsiz bir susuzluk ve ağırlık hisseder [10]. Kendisi gibi dünyasal bağlardan sıyrılamamış ağır ruhların bulunduğu en alt tabakada, iki asır boyunca yeryüzü maddelerine kavuşma hasretiyle acı çeker [9].
Hisse
Bu kıssadan alınacak hisse son derece açıktır: Koca bir ev dolusu altın ve servet biriktiren o adam, fiziksel bedeni toprağa karışsa da ruhunu o dar mahzenin ve maddesel illüzyonun içine hapsetmiştir. İnsanın yeryüzünde mülk edindiğini sanması, sadece geçici bir rüyadır. Bırakmayı bilmeyen, sahip olduğu her şeyi bir gün o nakliye kamyonunun arkasında bırakacağını idrak edemeyen zihinler, kendi elleriyle inşa ettikleri hapishanelerin mahkumu olurlar [11]. Bu yükten erken kurtulmanın ruhsal yöntemini Vagonu Hafifletmek: Ruhsal Yolculukta “Terk” yazımızda ayrıntılı bir şekilde işlemiştik.

Bir Ömür Mezara Sığarken: Sahte Kimliklerimiz ve Ölüm
Sözün ikinci kısmı olan “koskoca bir ömür mezara sığıyor” ifadesi, bizi sadece maddesel mülklerimizden değil, hayat boyunca büyük bir özenle inşa ettiğimiz “sahte kişiliklerimizden” de sıyrılmaya davet eder. İnsan yeryüzünde yaşarken kendine unvanlar, başarılar, toplumsal roller ve egosal maskelerden oluşan devasa bir zırh örer. Kendini çok önemli ve vazgeçilmez sanır. Oysa ölüm kapısı çalındığında, tüm o şanlı unvanlar, egosal iddialar ve koskoca bir ömre sığdırılan o büyük hikaye, sessizce dar bir mezar toprağının içine sığar.
Ezoterik öğretinin en büyük ustalarından biri olan G. I. Gurdjieff, Gerçek Dünyadan Manzaralar adlı eserinde, insanın uyanabilmesi ve gerçek özüne kavuşabilmesi için öncelikle sahte kişiliklerin ölmesi gerektiğini savunur: “Yeniden doğumdan önce ölüm gelmelidir. Ölmesi gereken şey ise, kişinin kendi bilgisine olan yanlış güveni, kendini beğenmişliği ve bencilliğidir. Bencilliğimiz kırılmalıdır.” [12]
Gurdjieff’in öğrencisi P. D. Ouspensky de Kendini Bilmek adlı başyapıtında, insanın kendini “tek” sanmasının en büyük illüzyon olduğunu ifade eder [13]. Ouspensky’ye göre, insanın sabit ve daimi bir “Ben”i yoktur; o, anlık arzular, tepkiler ve dış tesirlerle sürekli değişen yüzlerce farklı küçük “ben”ler kalabalığından ibarettir [14]. Doğu ve İslam tasavvufunun bu içgörüsü, Batı felsefesinde de bir karşılık bulur: Antik Stoacıların kendini abartmaya karşı asırlardır uyguladığı memento mori (“öleceğini hatırla”) pratiği de aynı sükûnet ve tevazu bilincini, ölümü hiç unutmayarak inşa etmeyi öğütler. İnsan, içindeki bu çokluğu görmedikçe ve her an değişen bu mekanik tepkilerine “Ben” demeyi bırakmadıkça uyanamaz [15]. İşte bizi kendini abartmaya ve kibirlenmeye götüren şey, bu hayali ve sahte “Ben” duygusudur [16].
Kadim Doğu bilgeliklerinin en değerlilerinden biri olan Tibet’in Ölüler Kitabı (Bardo Thödol) da ölüm anında bilincin özgürleşebilmesi için yeryüzü hayatındaki sahte kimliklerin ve maddesel takıntıların tamamen terk edilmesini öğütler [17]. Kitapta, ölüm döşeğindeki kişiye hitaben şu sarsıcı uyarılar yer alır: “Bu dünyadan gidiyorsun ama tek sen değilsin, ölüm herkese gelir. Bu hayata sevgi ve zayıflıkla sarılma. Geride bıraktığın dünyevi mallara kendini bağlı hissedip öfkelenirsen, bu duygu psikolojik anını öyle bir etkiler ki, seni en alt ve en ıstıraplı boyutlara hapseder. Onun için acizliği ve düşkünlüğü terk et; onları tamamen kalbinden kov.” [17]
Bu doğrultuda, büyük Melâmî pîri Seyyid Muhammed Nûr’ul Arabî’nin aktardığı şu kadim hikaye, ömür boyunca neyle meşgul olduğumuzun ölüm anında nasıl karşımıza çıkacağını muazzam bir şekilde örnekler:
Kıssa: Eşek Tellalının Ölüm Aynası
Eski zamanlarda, tüm ömrünü pazarlarda eşek alıp satarak, eşek tellallığı ve cambazlığı yaparak geçirmiş bir adam vardır [18]. Adamın zihni, uyanık olduğu her an eşeklerin fiyatı, dişleri, yük taşıma kapasitesi ve onlardan elde edeceği kâr ile meşguldür. Hayatındaki tek değer, zihnini dolduran bu ticari meşgalelerdir; ruhunu besleyecek, onu ilahi aşkka ve bilgeliğe yönlendirecek hiçbir içsel çalışma yapmamıştır.
Nihayet ömrünün sonuna gelir ve ölüm döşeğinde sekerat haline düşer [18]. Bu sırada, Cenab-ı Hakk’ın celal sıfatının tecellisi olan ölüm meleği Azrail, onun ruhunu kabzetmek üzere odasında belirir [18]. Ancak adam, başucundaki insanlara dehşet içinde bağırmaya başlar: “Ey insanlar! Başımda duran şu çullu kara eşeği görmüyor musunuz? Sahibi geldi, canımı almak istiyor!” [18] Adam, ölüm meleğini bile ömrü boyunca zihnini ve kalbini dolduran o çullu kara eşek suretinde görmektedir. Seyyid Muhammed Nûr’ul Arabî, bu kıssanın ardından şu derin tespiti yapar: “Bu dünyada her kim neye muhabbet eder ve neyle yoğunlaşırsa, ölüm anında ve öbür dünyada onun şekliyle haşrolur.” [18]
Hisse
Bu kıssadan alacağımız hisse, koskoca bir ömrü neyle doldurduğumuzun, nihayetinde mezar kapısında önümüze konulacak yegane ayna olduğudur. Eğer ömrümüzü maddi ihtiraslarla, kendimizi abartarak ve dünyevi hırslarla doldurursak, ölüm anında ve sonrasında bilincimiz o dar ve kaba formların esiri olmaktan kurtulamaz [19]. Mezar sadece bedenimizi değil, ömür boyu kalbimizde beslediğimiz putlarımızı da içine alır [10].
Sükûnet ve Tevazu: “Hiçlik” Makamı
Sözün son ve en şifalı kısmı ise şudur: “Sakin ve mütevazi ol, kendini abartma.” İşte bu noktada sükûnet ve tevazu, birbirini besleyen iki kardeş erdem olarak karşımıza çıkar: biri dış dünyanın fırtınaları karşısında içsel dinginliği, diğeri kendi küçüklüğünü kabul eden bir alçakgönüllülüğü temsil eder.
Kadim sufi öğretilerinde ve modern spiritüel felsefede, insanın kendini abartmaktan vazgeçip sakinleşmesinin yolu “hiçlik” ve “sükûnet” makamından geçer [20]. İslam tasavvufunun büyük arifi Muhyiddin İbn Arabî, Tefsir-i Kebir Te’vilat adlı eserinde, insanın yeryüzünde düşebileceği en büyük tuzağın “kendini beğenmişlik” (ucb) olduğunu belirtir ve Hz. Peygamber’in şu sözünü aktarır: “Eğer hiç günah işlemeseydiniz, sizin için günahtan daha şiddetli bir şeyden korkardım: Kendini beğenmişlik…” [21] İbn Arabî’ye göre, insan kendi yaptığı amelleri, iyilikleri ve başarıları kendi nefsine atfettiği sürece kibirlenir ve ilahi nurdan perdelenir; oysa her şeyun kaynağı tektir ve insan özü itibariyle bir “hiç”tir [22].
Benzer şekilde, Bedri Ruhselman’ın neo-spiritüalist ekolünü devam ettiren Üstad Ergün Arıkdal, Özgürlüğün Anahtarı: Kendini Bilmek adlı eserinde, insanın yeryüzünde uyanabilmesi için “nefsi hasım görmesi” ve kendini o bencil nefsaniyetten (egodan) ayırt etmesi gerektiğini savunur [23]. Üstad Ergün Arıkdal’a göre, nefse hakimiyet, egoyu tamamen yok etmek demek değil, onu terbiye edip ruhun ve vicdanın emrine vermektir [24]. İnsan yeryüzündeki mülklerle, eşyalarla ve kendi bedeniyle özdeşleşmeyi bıraktığı an, içsel bir özgürlüğe kavuşur [25]. “Ev benim ama ev ben değilim; arabayı kullanıyorum ama araba benim gerçek varlığım değil” diyebilen insan, yeryüzünün geçici dalgaları arasında sarsılmadan sakin kalmayı başarır [25]. (Bu erdemin varoluşsal boyutunu Varlığın İçindeki Yokluk: Tevazu yazımızda daha derinlemesine ele almıştık.)
Rehber varlık Beyaz Kartal da Sevgide Ayrılık Yoktur ve İki Dünya Arasında Bağlantı adlı eserlerinde, ruhsal yolun en büyük anahtarının “serinkanlılık” ve “sükûnet” olduğunu fısıldar [26]: “Sakin kalınız. İçinizde son derece sakin ve sükûnet içinde olunuz. İsteyin, Tanrı veya rehber varlığınız size yardım edecektir… Evrenin yaratıcı güçleri sessizliğin içinde yer almaktadır. Sevgi ve bilgelik gibi sükûnet de dinamiktir ve büyük bir ruhsal güç taşır.” [27]
Ruhsal gelişimimizin yeryüzündeki bu sakinleşme sürecini açıklayan en güzel sembollerden biri, kadim inisiyasyon okullarında kullanılan “Pürüzlü Taş” meselidir:
Kıssa: Pürüzlü Taşın Mabedi
Eski inisiyatik mabet okullarında, yeni başlayan öğrencilere ruhun yeryüzü yolculuğu şu sembolle anlatılırdı: İnsan ruhu, göklerdeki yüce bir tapınak (mabet) olarak düşünülürdü [28]. Her bir ruhun yeryüzündeki bedenlenmesi ise, bu tapınağın inşasında kullanılacak olan pürüzlü, köşeli ve düzensiz bir taş blok olarak sembolize edilirdi [28].
Yeryüzü hayatı, bir taş yontma atölyesidir [29]. Karşılaştığımız tüm zorluklar, acılar ve imtihanlar; aslında o pürüzlü taşın köşelerini yontmak, onu düzeltmek ve pürüzsüz hale getirmek için inen çekiç ve keski darbeleridir [29]. Eğer insan, karşılaştığı bu hayat eprövlerini sabırla, isyan etmeden, sakinlik ve tevekkülle karşılamayı bilirse, o pürüzlü taş yavaş yavaş parlar ve göksel tapınağın kaidesine yerleştirilmeye layık mükemmel bir yapı taşı haline gelir [30]. Ancak tahtından ve kibrinden vazgeçmeyen, çekiç darbelerine karşı öfkeyle direnen, kendini abartan taşlar, tapınağın yapısına uymadıkları için dışarı atılırlar [29].
Hisse
Bu dünyada karşılaştığımız her dert, aslında bizim kibir ve gurur pürüzlerimizi yontmak için gelen ilahi birer lütuftur [28]. Kendini abartan, pürüzlerini korumak için direnen insan yolda kalır ve incinir [29]. Oysa taşın pürüzsüzleşmesi, yani insanın “hiçliğini” idrak edip sükûnet ve tevazu göstermesi, onu evrensel bütünlüğün ve ilahi mabedin bir parçası yapar [29].
Sonuç
“Koca bir ev nakliye kamyonuna, koskoca bir ömür mezara sığıyor.” Bu sarsıcı gerçek bizleri karamsarlığa ya da hayattan el etek çekmeye götürmemelidir. Bilakis, bu farkındalık, ruhumuz üzerindeki o ağır dünya yüklerini indirip hafiflememizi sağlayan muazzam bir özgürlük kapısıdır [1].
Yeryüzünde sahip olduğumuz her şeyin geçici birer emanet olduğunu, bedenimizin ve toplumsal rollerimizin sadece bu dünya okulunda giyilmiş geçici elbiseler olduğunu anladığımızda, içimizi derin bir sükûnet kaplar [31]. O zaman ne bir şeyi kaybetme korkusu kalır içimizde, ne de başkalarından üstün olma hırsı [32]. Kendimizi abartmaktan vazgeçip, evrenin o muhteşem nizamı karşısında ne kadar küçük ama aynı zamanda o nizamın bir parçası olarak ne kadar değerli olduğumuzu keşfederiz [1].
Sükûnet ve tevazu ilkesini içimize sindirelim, kendimizi abartmaktan vazgeçelim. Çünkü nakliye kamyonunun arkasında kalacak eşyalar ve mezarın karanlığında çürüyecek olan o sahte benlikler biz değiliz [33]. Bizler, o dar mezara sığmayan, ebedi ve ölümsüz olan ruhuz [1]. Yeryüzü okulundaki bu kısa misafirliğimizi, pürüzlerimizi sevgiyle ve sabırla yontarak, sükûnet içinde tamamlamak en büyük bilgeliktir [34].
Sonnotlar ve Atıf Detayları
- [1] Silver Birch, Öte Alemden Gelen Hikmet, s. 18
- [2] Bedri Ruhselman, Ruhlar Arasında, s. 20; Bedri Ruhselman, Spatyom, s. 11
- [3] Bedri Ruhselman, Ruhlar Arasında, s. 21-22
- [4] Bedri Ruhselman, Ruhlar Arasında, s. 25
- [5] Bedri Ruhselman, Ruhlar Arasında, s. 90-95
- [6] Bedri Ruhselman, Ruhlar Arasında, s. 92
- [7] Bedri Ruhselman, Ruhlar Arasında, s. 93-94
- [8] Bedri Ruhselman, Ruhlar Arasında, s. 92-94
- [9] Bedri Ruhselman, Ruhlar Arasında, s. 94
- [10] Bedri Ruhselman, Ruhlar Arasında, s. 95
- [11] Ergün Arıkdal, Özgürlüğün Anahtarı: Kendini Bilmek, s. 342
- [12] P. D. Ouspensky, İnsanın Gerçeği “Kendini Bilmek”, s. 47
- [13] P. D. Ouspensky, İnsanın Gerçeği “Kendini Bilmek”, s. 27
- [14] P. D. Ouspensky, İnsanın Gerçeği “Kendini Bilmek”, s. 27-28
- [15] P. D. Ouspensky, İnsanın Gerçeği “Kendini Bilmek”, s. 101, 155-157
- [16] P. D. Ouspensky, İnsanın Gerçeği “Kendini Bilmek”, s. 183-189
- [17] Tibet’in Ölüler Kitabı, Kitap II, 1. Bölüm
- [18] Seyyid Muhammed Nûr’ul Arabî, Şerh-i Kelâm-ı İmam Ali, s. 152-153
- [19] Bedri Ruhselman, Ruhlar Arasında, s. 20; Seyyid Muhammed Nûr’ul Arabî, Şerh-i Kelâm-ı İmam Ali, s. 153
- [20] Ergün Arıkdal, Özgürlüğün Anahtarı: Kendini Bilmek, s. 76; Seyyid Muhammed Nûr’ul Arabî, Şerh-i Kelâm-ı İmam Ali, s. 153
- [21] Muhyiddin İbn Arabî, Lübb’ül-Lübb, s. 36
- [22] Muhyiddin İbn Arabî, Lübb’ül-Lübb, s. 36-40
- [23] Ergün Arıkdal, Özgürlüğün Anahtarı: Kendini Bilmek, s. 76
- [24] Ergün Arıkdal, Özgürlüğün Anahtarı: Kendini Bilmek, s. 76, 168
- [25] Ergün Arıkdal, Özgürlüğün Anahtarı: Kendini Bilmek, s. 168
- [26] Beyaz Kartal, Sevgide Ayrılık Yoktur, s. 81-85
- [27] Beyaz Kartal, İki Dünya Arasında Bağlantı, s. 70; Beyaz Kartal, Sevgide Ayrılık Yoktur, s. 81
- [28] Beyaz Kartal, İki Dünya Arasında Bağlantı, s. 105
- [29] Beyaz Kartal, İki Dünya Arasında Bağlantı, s. 106-110
- [30] Beyaz Kartal, İki Dünya Arasında Bağlantı, s. 105-110
- [31] Beyaz Kartal, Sevgide Ayrılık Yoktur, s. 81; Tibet’in Ölüler Kitabı, Kitap II, 1. Bölüm
- [32] Bedri Ruhselman, Ruhlar Arasında, s. 20
- [33] Bedri Ruhselman, Ruhlar Arasında, s. 20; Tibet’in Ölüler Kitabı, Kitap II, 1. Bölüm
- [34] Beyaz Kartal, İki Dünya Arasında Bağlantı, s. 106-110; Silver Birch, Öte Alemden Gelen Hikmet, s. 18
Kaynakça
- Arıkdal, Ergün. Özgürlüğün Anahtarı: Kendini Bilmek. İstanbul: Enstitü Yayınları.
- Arıkdal, Ergün. Varlıksal İlkeler. İstanbul: Bilyay Vakfı Yayınları.
- Beyaz Kartal (Grace Cooke kanallığıyla). İki Dünya Arasında Bağlantı. İstanbul: Ruh ve Madde Yayınları.
- Beyaz Kartal (Grace Cooke kanallığıyla). Sevgide Ayrılık Yoktur. İstanbul: Ruh ve Madde Yayınları.
- Cayce, Edgar. İnsanın Kaderi. İstanbul: Ruh ve Madde Yayınları.
- Cayce, Edgar. Rüyaların Dili. İstanbul: Ruh ve Madde Yayınları.
- Cannon, Dolores. Ölümün Ötesi. İstanbul: Sınır Ötesi Yayınları.
- Gurdjieff, G. I. Gerçek Dünyadan Manzaralar. İstanbul: Ruh ve Madde Yayınları.
- Gümüş Huş (Silver Birch). Öte Alemden Gelen Hikmet. İstanbul: Ruh ve Madde Yayınları.
- İbn Arabî, Muhyiddin. Tefsir-i Kebir Te’vilat (1. ve 2. Cilt). İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
- Nicoll, Maurice. Gurdjieff ve Ouspensky Öğretisi Üstüne Psikolojik Yorumlar (Cilt-1, 2, 3). İstanbul: Ruh ve Madde Yayınları.
- Ouspensky, P. D. Kendini Bilmek. İstanbul: Ruh ve Madde Yayınları.
- Ruhselman, Bedri. Ruhlar Arasında. İstanbul: Gayret Kitabevi.
- Ruhselman, Bedri. Spatyom (Öte Alem Mekanı). İstanbul: Ruh ve Madde Yayınları.
- Seyyid Muhammed Nûr’ul Arabî. Burhânü’s Salikîn (Şerh-i Kelâm-ı İmam Ali). İstanbul: Kutup Yıldızı Yayınları.
- Tibet’in Ölüler Kitabı (Bardo Thödol). (Çev. Yalçın Alpay). İstanbul: Ruh ve Madde Yayınları.